DEĞERLERİNDEN UZAKLAŞAN TOPLUM AYAKTA KALAMAZ
Bir toplumu yıkmak için her zaman tanklara, tüfeklere, savaşlara gerek yoktur. Sessizce de yapılabilir bu. Gürültüyle değil, alıştıra alıştıra yapılır. Önce inancını alırlar, sonra hafızanı, en son da utanma duygunu. Geriye ise yürüyen ama nereye gittiğini bilmeyen bir kalabalık kalır. Bugün en büyük tehlike dışarıdan gelen değil, içeride yavaş yavaş eriyen şeylerdir. Aile zayıflıyor, saygı kayboluyor, sadakat küçümseniyor. İnsanlar artık doğru olanı değil, işine geleni savunuyor. Peki bunların yerine ne konuluyor? Geçici hevesler, sahte hayatlar, anlık mutluluklar.
Bir toplum değerleriyle ayakta durur. Adalet sadece mahkeme salonlarında değil, insanın vicdanında başlar. Ahlak sadece konuşulmaz, yaşanır. Vatan sadece sınır çizgisi değildir; uğruna susulan, sabredilen, gerektiğinde vazgeçilen bir emanettir. Bugün birçok insan “özgürlük” adı altında köklerinden kopmayı ilerlemek zannediyor. Oysa kökünü kaybeden ağaç büyümez, devrilir. Ne kadar modern olursan ol, ne kadar güçlü görünürsen görün; içini boşaltırsan ayakta kalamazsın.
Bir milletin çöküşü bir günde olmaz yavaş yavaş olur. Önce “küçük şeylerden bir şey olmaz” dersin sonra o küçük şeyler hayatın normali haline gelir, sonra yanlışlar sıradanlaşır, doğrular garipleşir ve bir gün dönüp baktığında, artık tanıyamadığın bir toplumun içinde bulursun kendini. Eskiden ayıp olan şeyler bugün alkışlanıyor. Eskiden değer verilen şeyler bugün küçümseniyor. İnsanlar utanmayı zayıflık, sadakati enayilik, sabrı ise gereksizlik olarak görmeye başladı. Oysa bir toplumu ayakta tutan tam da bu “eski” denilen şeylerdir. Mesele geçmişte yaşamak değil. Mesele, geçmişten gelen gücü kaybetmemek. Çünkü seni sen yapan şey; dilin, inancın, kültürün, ahlakındır. Bunlar gittiğinde geriye sadece kalabalık kalır, millet değil. Bugün herkes büyük sorunlardan şikayet ediyor ama kimse küçük bozulmaları ciddiye almıyor. Oysa büyük yıkımlar, küçük ihmallerin birikimidir. Bir toplum bir anda çökmez; önce içten içe boşalır, sonra dışarıdan bir dokunuşla yıkılır.
Şunu kabul etmek lazım: Değerlerini kaybeden bir toplum, ne kadar zengin olursa olsun fakirdir. Ne kadar kalabalık olursa olsun yalnızdır. Ne kadar güçlü görünürse görünsün aslında kırılgandır. Ayakta kalmak istiyorsak önce neyi kaybettiğimizi fark etmek zorundayız. Sonra da onu geri kazanmak için çabalamalı. Bu sadece devletin, kurumların ya da başkalarının görevi değil. Her bireyin, kendi hayatında verdiği küçük kararlarla başlar bu mücadele. Çünkü bazı şeyler vardır; Kaybedildiğinde yerine konulamaz ve bir toplum değerlerini kaybettiği gün değil, onları kaybettiğini umursamadığı gün yıkılmaya başlar.
Yorumlar
Yorum Gönder