ORTA DOĞU’DA YENİ GERİLİM: ABD -İSRAİL -İRAN DENKLEMİ
Orta Doğu bir kez daha büyük bir kırılmanın eşiğinde. Bölgedeki gerilim, özellikle Amerika, İsrail ve İran arasındaki karşılıklı hamlelerle giderek daha tehlikeli bir boyut kazanıyor. Bu tabloyu sadece bir askeri gerilim olarak okumak büyük bir hata olur. Aslında karşımızda çok daha geniş bir jeopolitik mücadele var. Enerji yolları, ticaret koridorları, bölgesel güç dengeleri ve küresel nüfuz mücadelesi bu denklemin arka planını oluşturuyor. Böylesi bir tabloda Türkiye’nin nerede durduğu ve nasıl bir strateji izlemesi gerektiği ise devletimiz için hayati bir mesele. Türkiye Cumhuriyeti, tarih boyunca Orta Doğu’nun en kritik aktörlerinden biri oldu, ancak özellikle son yirmi yılda Ankara’nın izlediği aktif dış politika, Türkiye’yi yalnızca bölgesel bir güç olmaktan çıkarıp küresel denklemlerde dikkate alınması gereken bir güç haline getirdi.
Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip ERDOĞAN liderliğinde şekillenen dış politika anlayışı, Türkiye’nin yalnızca gelişmeleri izleyen bir ülke değil, gelişmeleri etkileyen bir aktör olmasını sağladı. Bugün ABD ile İran arasındaki gerilim, İsrail’in güvenlik politikaları ve bölgedeki vekalet savaşları Orta Doğu’yu yeniden bir çatışma alanına dönüştürme riski taşıyor. Ancak bu süreçte Türkiye’nin çıkarı, taraflardan birinin çatışma hattına dahil olmak değil; bölgesel istikrarı güçlendiren bir denge politikası yürütmektir. Türkiye’nin ilk önceliği kendi milli güvenliğidir. Suriye’de yaşanan iç savaşın Türkiye’ye nasıl ağır sonuçlar doğurduğu hâlâ hafızalarda. Milyonlarca sığınmacı, sınır güvenliği sorunları ve terör örgütlerinin yarattığı tehditler Türkiye’nin bu tür krizlerden en çok etkilenen ülkelerden biri olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu nedenle Ankara’nın Orta Doğu’daki yeni gerilimlere yaklaşımı son derece temkinli ve stratejik olmalıdır.
Peki Türkiye ne yapmalı? Her şeyden önce Türkiye güçlü bir diplomasi yürütmeli. Ankara’nın hem Batı dünyasıyla hem de bölge ülkeleriyle konuşabilen nadir başkentlerden biri olduğu unutulmamalıdır. Türkiye bugün hem NATO üyesi bir ülke hem de bölge halklarıyla güçlü tarihi ve kültürel bağlara sahip bir devlettir. Bu özellik Türkiye’ye önemli bir diplomatik avantaj sağlamaktadır.
İkinci olarak Türkiye enerji güvenliği konusunda stratejik adımlar atmalı. Orta Doğu’daki her kriz enerji fiyatlarını ve enerji tedarik hatlarını doğrudan etkiliyor. Türkiye’nin enerji merkezi olma hedefi düşünüldüğünde, bölgedeki istikrarsızlık Ankara için hem risk hem de fırsat barındırmaktadır.
Üçüncü olarak Türkiye askeri caydırıcılığını güçlü tutmalı. Son yıllarda savunma sanayisinde atılan adımlar Türkiye’nin sahadaki gücünü önemli ölçüde artırdı. İnsansız hava araçları, yerli savunma sistemleri ve modern askeri kapasite Türkiye’nin kriz bölgelerinde daha güçlü bir konumda olmasını sağlıyor. Bu caydırıcılık yalnızca savaş için değil, barışı korumak için de gereklidir.
Dördüncü olarak Türkiye bölgesel diplomasi ağını genişletmelidir. Son yıllarda Körfez ülkeleriyle normalleşme, İsrail ile ilişkilerin yeniden kurulması ve Arap dünyasıyla geliştirilen temaslar Türkiye’nin diplomatik manevra alanını genişletti. Bu ilişkiler kriz dönemlerinde Türkiye’nin etkisini artırabilecek önemli kanallar oluşturuyor. Bugün Orta Doğu’da yaşanan gerilim yalnızca askeri bir mesele değil, aynı zamanda yeni bir bölgesel düzen arayışının işaretidir. Türkiye bu yeni düzenin pasif bir izleyicisi olmamalıdır. Ankara’nın hedefi; güçlü diplomasi, sağlam ekonomi ve caydırıcı askeri kapasite ile bölgesel istikrarın kurucu aktörlerinden biri olmaktır. Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Orta Doğu’da güçlü olmayan ülkeler krizlerin öznesi değil, sonuçlarının mağduru olur. Türkiye’nin hedefi ise açık olmalıdır. Krizin tarafı değil, çözümün merkezi olmak ve bu hedef doğrultusunda Türkiye’nin atacağı her adım, yalnızca bugünü değil, bölgenin geleceğini de şekillendirecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder